DOLAR38,0104% 0.16
EURO41,7790% -0.85
STERLIN49,1431% -1.49
FRANG44,2341% 0.13
ALTIN3.690,21% -2,81
BITCOIN83.968,042.33
Nurettin ÇelmeoğluTÜM YAZILARI

CEVDET’İ UNUTMADIM

Yayınlanma Tarihi :

CEVDET’İ UNUTMADIM

Sokağımızın, hatta bana sorarsanız Adana’nın en yaramaz, en gıcık çocuğuydu Cevdet. Çok uzun çıkmaz sokaktaki küçük evlerden birinde oturduğunu bilirdik te, ne anasını, ne babasını tanımamıştık. Bin dokuz yüz ellili yıllardan bahsediyorum. O yıllarda çocuklar kahvaltıdan sonra oyun için sokağa fırlardı. Oyun, yeterli sayı bulununca kurulurdu. Oyun kurmak demek, o an mevcut çocuk sayısına göre ne oynanacağına karar vermek demekti.  İstisnasız her gün, sokağa ilk çıkan Cevdet olurdu.

Sayı azsa; çelik-çomak, tapa, kulüp, yılan çizgisi öne çıkardı. Tapa, gazoz şişesi kapağına denilir, iki kişi tarafından oynanırdı. Yere çizilen yuvarlak içine belirlenen sayıda tapa iki kule şeklinde yerleştirildikten sonra  oyuna geçilirdi. Ortak kararla birkaç metre öteye çizilen düz çizgiden ince tuğla veya mermer parçası fırlatılarak daireden dışarıya kaç tapa çıkarsa onlar kazanılmış saylırdı. Oyunun başında taş çizgiye fırlatılır, en çok yaklaşan taşın sahibi ilk atışı yapardı. Kulüp de, karton sigara kutularının kapağıyla oynanırdı. Kural, aynı tapa gibiydi. Fakat her kapağın farklı değeri vardı. Gelincik ve Bahar 50’lik, Yenice 100’lük, Yeni Harman 500’lük, Sipahi de 1000’lik sayılırdı. Daireye bir Harman konulduğunda karşı taraf 10 gelincik-bahar veya 5 Yenice koymak zorunda kalırdı.

Cevdet, hiçbir zaman oyun arkadaşı olmadı. Bütün yaptığı oyun bozmaktı. Mesela tapa kulelerini ya da kulüp destelerini tekmelemeden geçmezdi. Birinde çerez, çörek, ekmek görmesin; ister, karşıdaki mızmızlanırsa zorla alıp kaçardı. Asla temiz giysili görmedim. Yaz kış yalınayak gezerdi. Zemheri dediğimiz soğuk günlerde bile ceketsizdi.  Manavdan, bakkaldan, seyyardan yiyecek çalmayı severdi. Dayak yemek ona güç veriyordu sanki. Dövüldükçe daha çok zarar verirdi. Bakkaldan dayak yedikten sonra taşlayıp camını kırdığı çok olmuştur. Ailesine şikayet diye bir yol yoktu, çünkü ailesi hakkında kimse bir şey bilmiyor, ebeveyni tanınmıyordu.

İlkokul beş’te tarih dersimizin Osmanlı Devletinin Kuruluşundan başlar, Üçüncü Reis-i Cumhurumuz Celal Bayar’a kadar devam ederdi. Dedim ya, sokak bizim oyun alanımız, ortak avlumuzdu. Bir gün kapımızın önünde tarih çalışırken birkaç meraklı sultan ve paşa resimleriyle ilgilendi. Neredeymiş, Cevdet de geldi. Bulaşmadan o da izlemeye başladı. Hiç unutmam, sayfada Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın resmi vardı. Cevdet gayet sakin ve kendisinden beklenmeyecek nezaketle “Lan, bu patişen ha!” dedi. Patişen, Cevdetçe’de padişah demekmiş, hepimiz anladık. “Cevdet sen kaçıncı sınıfsın?” diye sordum. Ses çıkarmadı, onun yerine diğer çocuklar, “Okula hiç yazılmadı ki” dediler. Cevdet, bir süre daha hareketsiz ve sessiz durduktan sonra ellerini cebine soktu ve boynunu bükerek, üstelik kimseye sataşmadan uzaklaştı.

Çok geçmedi, Reji’nin karşısındaki kanalda bir çocuğun boğulduğunu duymuş babam. “İbret almam” için gidip görmemi istedi. Marsa Fabrikasının karşısında, yola paralel geçen küçük kanalın kıyısında yatan çocuk Cevdet’ti. Çok uslu ve çok zavallı görünüyordu.